12 Mayıs 2008 Pazartesi

You will heal over some day..


Everybody sails alone

But we can travel side by side

Even if you fail

You know that no one really minds..

2 Mayıs 2008 Cuma

Ederi Kadar bedel mi? Yoksa bedeli kadar eder mi?



Işığı gördüm. Ona doğru gittim. O da beni bekliyordu.
"Nerelerdeydin, gel..." dedi.

Bazen bazı insanlar hayatımıza öyle evrelerde girerler ki, olan biten hiç bir şeyin sebepsiz olamayacağını düşünen benim gibi insanlar bile tesadüflerin ve şansın dayanılmaz cazibesine kapılabilir ve ne oldu da böyle oldu demeyi bırakıp arkalarına yaslanabilirler. Bana ilham veren insanlardan biri de Barbaros Şansaldır. Sonunda kendisiyle tanışma fırsatı yakaladım bir 1 mayıs gününde. Kendisiyle tanışmamın işçilere ya da Afrika'da kanat çırpan bir kelebeleğe faydası oldu mu bilemiyorum, tek bildiğim çok doğru bir zamanda karşıma çıktığı.
Tam da beklediğim gibi karizmatik, çekici, korkusuz, zehir gibi akıllı, yaratıcı, snob ,anarşist ve meraklı. Tam da tahmin etmediğim gibi insanlara çok değer veriyor,ve birey olduğunuzu size hatırlatıp her ne kadar bireyliğimize değer vermeyen bir toplumda yaşasak da hala bir şeyler yapmamız gerektiğini ve yapabileceğimizi size anlatıyor. Sayın Şansal'a en çok katıldığım nokta şu: ufak da olsa eylemler yapmalıyız. Asla durmamalıyız ve yaratmalıyız. Neden dışardan bize sunulan her şeyi olduğu gibi kabul edelim.Neden daha fazlasını talep etmeyelim? Neden sınırları zorlamayalım.
Warhol; herkes plastik ben de plastik olmak istiyorum demişti. Daha sonra burnu havada ve içi boş sanat çevrelerine bir ders vermek için yapabileceği en yalın ve minimal müdahelelerle yeni bir akım yarattı ve intikamını böyle aldı. Şansal da belki zaman zaman bunu dedi. Ama neticede yola devam etti. Herkesin plastik olduğu bir mekan,zaman,toplum ve siyasi platform ona ilham verdİ, onu daha çok itekledi. Bizdeki ilerleyiş de böyle olmalı.Etrafımıza bakıp da "lanet olsun ,çabaladığımda neye değecek?" dememeliyiz.
Sevgili Barbaros, etkileyebileceğin ve hizaya sokabileceğin daha pek çok insan var. Lütfen durma, toplu iğnelerini batırmaya devam et. Hep böyle radikal,marjinal ve doğal kalacağım. Tıpkı dediğin gibi.Tıpkı senin gibi...

"Durma duymaktan da yorulma.
Duymadıkların anlamadıkların değil ve öyle de kalmamalı.
Zaten duydukların değil mi gerçek olan
Senin bilgi dağarcığına yüklenenler artık en devrimsel biçimde sunuluyor."

5 Nisan 2008 Cumartesi

Gri gökyüzüne bakarken, önümdeki çamur birikintisine bastım

'Yine bir hayalkırıklığı, yine bir arayış ve yine bir bulamayışı daha geride bıraktım. Karşımda yine anlatmak isteyen, anlamak istemeyen, konuşmak isteyen, dinlemek istemeyen bir insan var. "Yanımda olmanı istiyorum" cümlesinin anlamını bilmemesinden daha kötüsü, bu cümleyi anlamına bilmeden mottosu yapması. İnanmadığı, hissetmediği şeyleri söyleyenlerden ben ne kadar kaçmaya çalışsam, o kadar onlar beni buluyorlar. Hep beklentiler, beklentiler... Ama asla hatalardan pay çıkarmamalar...'

Bu hiç bir şey anlamadığınızı bildiğim düşünce yığınımla yollarda adımlarımı attım ve adım attığımın bile farkında olmadan mesafeler katettim. Yollar sona erdiğinde hala düşünüyordum ve şuursuzdum. Şehir bir haftadır yağmurlu ve paslıydı. Gündüz gündüze, gece geceye benzemiyordu. Şehir bir haftadır sadece griydi. Ne yemek yiyebiliyordum, ne uyuyabiliyordum. Sanki birileri başımı koyduğum yastığı dikenlerle doldurmuş gibiydi. Dikenler düşünce olmuş batıyorlardı. Uyuyamadağım gecelerde gördüğüm sabahın ilk ışıkları, görmek istemediklerimi gösteriyordu bana. Huzursuzluk ve şanssızlık birer bulut gibi üstümde geziyordu. Yolda yürürken yere bakma huyum her zamankinden daha fazlaydı sanki bugünlerde. Çünkü her kafamı kaldırdığımda yanlış durakta olduğumu düşünüp tekrar indiriyordum. Birkaç kez gri gökyüzüne baktım. Talihsizlik bu ya, bakarken gökyüzüne, önümdeki çamur birikintisine bastım. Belki de bastığım anlamsız bir çamur birikintisi değildi. Belki de bastığım görmezlikten gelmemem, basmamam gereken bir çamur birikintisiydi.

20 Mart 2008 Perşembe

Kadınım, Chan...



There’s a dream that I see, I pray it can be
Look cross the land, shake this land
A wish or a command
A Dream that I see, don’t kill it, it’s free
You’re just a man, you get what you can

We all do what we can
So we can do just one more thing
We can all be free
Maybe not in words
Maybe not with a look
But with your mind

Listen to me, don’t walk that street
There’s always an end to it
Come and be free, you know who I am
We’re just living people

We won’t have a thing
So we’ve got nothing to lose
We can all be free
Maybe not with words
Maybe not with a look
But with your mind

You’ve got to choose a wish or command
At the turn of the tide, is withering thee
Remember one thing, the dream you can see
Pray to be, shake this land

We all do what we can
So we can do just one more thing
We won’t have a thing
So we’ve got nothing to lose
We can all be free
Maybe not with words
Maybe not with a look
But with your mind

1 Mart 2008 Cumartesi

Four men and one soul, Joy Division


Joy Division...
Penceresi olmayan bir odada kapının altından ışığın sızması gibidir. Şehrin ortasında, kalabalığın arasında savrulurken güzel bir koku duymak gibidir. Yaşadığın karanlık köşeleri düşünüp kendine acımak gibidir.Yaşanan daha karanlık köşeleri düşünüp, başını kaldırıp göğe bakmak gibidir.

Joy Division kontrolünü kaybetmemek ve kontrollü bir şekilde aklını yitirmek gibidir.
Sessiz ve sakince patlamalar yaşamak gibidir.
Uçurumun kenarından durup, aşağıya değil yukarıya bakmak gibidir.

Joy Division Nazi kamplarındaki genelev benzeri yerlere verilen addır. Evet, mutluluğun bölünüp parça parça edildiği bir yerin adıdır. 2 kelime bazen hem çok şey çağrıştırabilir, hem de çok şey anlatabilir.

Joy Division 4 kişiden kurulu bir Post-punk grubudur. Yaptıkları hiç bir şeyde ticari amaç gütmediklerine inandığım bir gruptur. Sanayi devriminin ağır yıkımlarıyla boğuşan Manchester'da 70li yılların sonunda devrim niteliğinde bir punk sahnesi vardı. Bu sahnenin en etkili ve en gri ismi Joy Division'dır. Bu 4 kişi gerçek anlamıyla bir gruptur, birbirlerinden bağımsız düşünülemezler. Ben düşünemem. Hepsi 20li yaşlarında olmasına rağmen pek çok insanı pek çok düşünceyle başbaşa bırakabilecek şarkılar yapmayı becermişlerdir. Enstrumanlarını bile doğru düzgün çalamazken , sanırım asla kimsenin anlamayacağını düşündüğünüz bir şey anlattığınız zaman gelen sevinç benzeri bir duyguyla çok, daha çok çalışmışlar ve Joy Division olmuşlardır.

Joy Division belli ritimlerin ve rifflerin tekrarlanmasıyla oluşturur şarkılarını. Sözlerden sorumlu kişi Ian Curtis'dir. Curtis ceplerinde her zaman 2 kere duymak isteyeceğiniz sözlerle dolaşan gerçek bir yazar ve şairdir. Joy Division şarkıları parlak ve gösterişli şarkılar değillerdir. Kuşlara yem atarken, papatyaları koklarken, ufacık bir çocuğa sarılırken Joy Division dinlemek istemezsiniz.

Joy Division'ı dinleyen ve anlayan kişilerin başında Martin Hannett gelir bana sorarsanız. Unknown Pleasures her ne kadar rahatsız edici bir albüm olsa da ve her ne kadar Joy Division soundunu farklı yerlere götürse de önemi tartışılmaz bir albümdür. Martin Hannett onları dinlemiş ve onlar için müthiş ve olabildiğine ambient bir ortam yaratmıştır. Joy Division da Martin'e ilham vermiş ve denenmemiş yeni sesler ve yeni efektler ortaya çıkmıştır.

Hem naif hem yıkıcı, hem yenilikçi hem muhafazakar, hem yakıcı hem yapıcı.. Her şeyi onlarda buldum.Kaybetmemek istiyorum. Ama paylaşmak ve anlaşılmak istemiyorum. Onlar benim çok sevdiğim yalnızlığımın bir parçası artık..

Anlatılacak anlamlı hikayelerin ve bir hikayesi olan grupların azaldığı şu günlerde Joy Division didiklenip didiklenip duruluyor. Anlamsız hayatınızı anlamlı hikayelerle süslemeye çalışmayın.Kendini değiştirin, maskeleri atın..Anlatmadan önce anlamaya çalışın.


Ve söz sende Ian;


"To the centre of the city where all roads meet, waiting for you,
To the depths of the ocean where all hopes sank, searching for you,
I was moving through the silence without motion, waiting for you,
In a room with a window in the corner I found truth"

27 Şubat 2008 Çarşamba

17 Şubat 2008 Pazar

ilkokulun ilk günü

Hayatın ne kadar zalim ve karmaşık olduğunu anladığım ilk gün ilkokulun ilk günüydü. Sabah şu günlerde olsa asla kalkamayacağım, kargaların bile uyanmadığı bir saatte kalkmıştım. Evde annem tarafından yaratılan bir panik havası vardı. Kendimi uyandıktan hemen sonra kahvaltı masasında buldum. Annem yine bütün mükemmeliyetçiliğiyle sofrayı nefret ettiğim faydalı besinlerle donatmıştı ve itinayla tıkınmamı sağlıyordu. Kahvaltı yapmamı sağlıyordu diyemem, daha ben kendi aldığım lokmayı bitirmemişken, o yeni bir lokmayı ağzıma tıkıyordu. Sindirim sistemim zarar görmeden bu kahvaltıyı da atlattım. Sonra giyinmeye koyuldum. Buram buram ütü kokan mavi gömleği, dantelli kısa beyaz çorapları giydim, beyaz yakayı taktım.Önlük seçmeye gittiğimzde anladım ki olabilecek en süslü önlüklerden biri benimkisiydi. O korkunç mavi rengi olmasa okul dışında bile giyerdim. Ama o beyaz yaka..Onunla ilk tanıştığımız andan beri aramız hiç iyi olmamıştı.
Hazırlıklar bitince babamla yola koyulduk.Elimde beslenme çantam, sırtımda çantam, boynumda beyaz yakam. Kendimi hazır hissediyormuş gibi yapıyordum. Gerçi okulla evin arası taş çatlasa 5 dklık bir mesafeydi. Ama o gün o 5 dk bana 5 yıl gibi gelmişti. Okulun kapısına vardık ve durduk. Etrafta ağlayan, bağıran, kontrolsüzce ordan oraya koşturan, sümüklü çocuklar vardı. Gerçi sümüklü olmak pek çoğunun ortak özelliğiydi. Neyse ki ben mendillerimi ve mendillerimi özenle sakladığım naylon kabımı yanıma almıştım.Onlardan biri olmayacaktım. Sonra babam bana ilk harçlığımı verdi ve gitti. Herkesin annesi babası yanındaydı. Ama babam daha ben ona ağlamaklı gözlerle bakma numarasını yapmadan gitmişti. Neyse ki ben aldığım paraya odaklanmıştım. Artık aynanın önündeki bozuklukları aşırmama gerek yoktu. O sırada kapıdan okulun bahçesine girdim. Hala elimdeki paraya bakıyordum. Onu nereye koyabileceğimi düşünürken aklıma mendillerimi koyduğum naylon kılıf geldi. Mendilleri çıkardım parayı kılıfa koydum. Sonra birden kafamda şimşekler çaktı. Bu para beni gazete almaya yolladıkları paradan birazcık daha fazlaydı sadece. Bu parayla kantinden bir şey alınmazdı. Beslenme çantamki korkunç kokulu yumurtaya kalmıştım. Halbuki planım hiç böyle değildi. İşte o an hayatın ne kadar zalim olduğunu anladım. Birden mendillerimi de düşürdüğümü farkettim. Şanssızlığın böylesi burnum da akıyordu..Etraftaki sümüklülere baktım ve dedim ki "ulan baba,ulan.."