22 Eylül 2011 Perşembe

alors en dance






Bu manasız gelen şarkının bu kadar manalı olduğuna hiç dikkat etmemiştim..






Qui dit étude dit travail,

qui dit taf te dit les thunes,

qui dit argent dit dépenses,

qui dit crédit dit créance,

qui dit dette te dit huissier,

oui: dit assis dans la merde.

Qui dit Amour dit les gosses,

dit toujours et dit divorce.

Qui dit proches te dit deuils car les problèmes ne viennent pas seuls.

Qui dit crise te dit monde dit famine dit tiers-monde.

Qui dit fatigue dit réveil encore sourd de la veille,

Alors on sort pour oublier tous les problèmes.

Alors on danse...




(He who talks about studying, talks about working

He who talks about working, talks about money

He who talks about money, talks about spending

He who talks about spending, talks about debt

He who talks about debt, talks about the bailiff

And also about being in shit

He who talks about love, talks about children

Says until death death do us part and says divorce

He who talks about his peers, talks about mourning because problems never come alone

He who talks about a crisis, talks about a lot of people, talks about the 3th world hunger

He who talks about being tired, talks about awakening, tired from yesterday

So we party, to forget the problems

So lets dance)

2 Eylül 2011 Cuma

İşçisin sen ama işçi kalmadın!

Bayram tatilinde Ankaradaydım.Klasik.Erol Dayımın arabasıyla arşınladık bozkır Ankara'ya giden yolları. Yola çıkmadan önce çılgın bir Ahmet Kaya dinletisi yaparız diye düşünmüştüm önceki tecrübelerime dayanarak..Önce Kazım Koyuncu'yla başladık bu sefer..Önce yüreğime ufak bir sızıntı girdi..O güzel Karadenizli Kazım, o eşsiz yeteneği kaybettiğimizi hatırlayınca. Artık gidenlerin yeri dolmuyor zira..Sonrasında Cem Karaca cd'si koyduk..Dayım tamirci çırağını biliyor musun dedi.Ben elbette deyip işçisin sen işçi kal diye mırıldanmaya başladım..Bir kere daha dinle, sözlerine çok dikkat et, adam bir roman yazar gibi şarkı sözü yazıyormuş dedi..Dediğini yapıp şarkıya hiç yapmadığım kadar dikkatlice kulak verdim..Dayım haklıydı..Bense daha önce bunun kıymetini bilmediğim için şaşkındım..Cem Karaca çok büyük bir ozandı..Ve ne yazık ki artık giden ozanların yerine kimseyi koyamadığımız ve muhtemelen koyamayacağımız bir dönemdeyiz..

Youtube'da şarkının canlı versiyonunu ararken girdiğim bir sayfada bir kullanıcı şöyle yazmış..

"Bu ülkede bir zamanlar bilinçli bir gençlik, onurlu bir işçi sınıfı, direniş ruhlu yoksul halk tabakası vardı.Ne yazık ki şarkılar gibi geçmişte kaldı."

Evet.Aynen öyle.


Gönlüme bir ateş düştü yanar ha yanar yanar
Ümit gönlumun ekmeği umar ha umar umar
Elleri ak yumuk yumuk ojeli tırnakları
nerelere gizlesin şu avucun nasırları

Otomobili tamire geldi dun bizim tamirhaneye
Görür görmez vurularak başladım ben sevmeye
Ayağında uzun etek dalga dalga saçları
Ustam seslendı uzaktan oğlum al takımları

Bir romanda okumuştum buna benzer bir seyi
Cildi parlak kağıt kaplı pahalı bır kıtaptı
Ne olmuş nasıl olmuşsa aşık olmuştu genç kız
Yine böyle bir durumda tamirci cırağına

Ustama dedim ki bugün giymeyim tulumları
Arkası puslu aynamda taradım saclarımı
Gelecekti bugün geri arabayı almaya
O romandaki hayali belki gercek yapmaya

Durdu zaman durdu dünya girdi içeri kapıdan
Öylece bakakaldım gözümü ayırmadan
Arabanın kapısını açtım açtım girsin içeri
Kalktı hilal kaşları sordu kim bu serseri

Çekti gitti arabayla eksozuna boguldum
Gözümde tomurcuk yaşlar ağır ağır dogruldum
Ustam geldı sırtıma vurdu unut dedı romanları
İşçisin sen işçi kal giy dedi tulumları


21 Ağustos 2011 Pazar

!!!*** Fighter***!!!






I want to thank to significant men in my life for making me a fighter..

17 Ağustos 2011 Çarşamba

Criticism, like rain, should be gentle enough to nourish a man's growth without destroying his roots

Bir insan zaman zaman kendiyle gerçekten hakkını vererek övünmeli. Buna yürekten inanmalı..Aynanın karşısına geçip, bak kızım senin bu böyle bir yönün var, ve işte ben ona gerçekten hasta oluyorum diyebilmeli..

Genel olarak yapamadığım, beceremediğim ve yapmam gereken şeylere kafayı takmış biriyimdir. Ama bu bildiğiniz gibi bir kafayı takma değildir. Hayatım boyunca kendi kendimi eleştirmişimdir ve hep geliştirmeye çalışmışımdır. Fakat bu kendini eleştirme olayını evde denemek isteyenlere bir uyarım var. Kendini yoğurma olayı iki türlü sonuç doğurabilmektedir: eğer benim daha toy olduğum dönemlerde yaptığım gibi bu işin ucunu kaçırırsanız ciddi bir öz güven sorunu yaşarsınız ve biraz olsun özendiğiniz özelliklere sahip biriyle karşılaşınca kendinizi derinden derinden sorgulamaya başlarsınız. Ben neden böyle değilim, böyle olmalıyım, ama değilim, ulan niye değilim....Bunların ardı arkası kesilmez. Olumlu senaryoysa şöyledir: yaş ilerledikçe, deneyimler arttıkça ve hayat denilen şey biraz daha az aklı beş karış havada kavranmaya başlanıldıkça bu kendini yoğurmaya çalışma durumunun meyvelerini almaya başlarsınız. Artık o kadar da kırılgan bir özgüveniniz yoktur. Belli bir yere gelmiş, belli bir kişilik yapısı oturtmuşsunuzdur. O yüzden esen her rüzgarda yerlere eğilmezsiniz. Ama eleştirel yapınız artık sizin bir parçanız olduğu için, eğer rüzgar yeterince kuvvetli esmişse siz de birkaç yaprağınızı dökersiniz. Demem o ki, gerçekten durup da ben napıyorum demeniz gereken bir hadiseyle karşılaştığınızda kendinizi kararlı ölçülerde tekrar yoğurursunuz..

İşte ben şimdi böyle bir noktaya geldiğime inanıyorum..Öz eleştirimi kararında yapıyorum, gerisine kafamı takmıyorum..

Aslında bu yazımın temel amacı kendimi tek bir yönümden ötürü pohpohlamaktı..Ama şimdi bu yazı farklı yönlere gitti ve kendimi yoğurabilme özelliğimi de vurgulamış oldum.Olsun ama..Senelerce kendime yaptığım hunharca eleştirilerden sonra birkaç kişinin okuyacağını bildiğim bir ortamda kendimi övmeyi kimse bana çok görmemeli değil mi?!

Bu sefer başarıp giriş paragrafındaki temel noktaya dönüyorum. Bugün oturdum ve düşündüm. En çok gurur duyduğum özelliğimin araştırma ve bilme isteğim olduğuna merak ettim. Bir gün çok sevdiğim dayım bana şunu öğretmişti: "Hayatta her zaman ama her zaman sorman gereken tek bir soru vardır: Neden?" İşte ben de o günden beri, sanki içimde ampüller patlamışcasına bunu zaten yaptığımı ama bundan sonra daha çok yapacağıma karar verdim. O gün bu gündür hayatta her en küçük şeyi bilmek isterim. Bu herhangi bir yerde gördüğüm osmanlıca bir kelime olabilir. Bu kulak misafiri olduğum bir konuşmanın öznesinin neden o konuşmanın öznesi olduğunu anlamak olur. Bu sokaktaki kaldırım yapımı çalışmasından sonra molozların neden yol kenarında bırakıldığını anlamaya çalışmak olur.Bu Türk gruplarının genel olarak neden indie müzik icra edemediğini anlamaya çalışmak olabilir. Bu annemin neden her arkadaşımın ne iş yaptığını merak ettiğini anlamaya çalışmak olur..Bu olur da olur..Size her şeyi listeleyerek megalomanlığımın sınırlarını zorlamayacağım..Ama açıkcası gerekli gereksiz her şeyi merak ediyorum. Gerekli ya da gereksiz her şeyi araştırıyorum. İnsanların hepsini bir vaka gibi görüp, onların detayları hakkında dakikalarca düşünüyorum. Sanki kafamda hep bir puzzle var ve ben onu çözmeye çalışıyorum. Hatta abartmıyorum hayatımı google'dan önce ve google'dan sonra diye ikiye ayırabilirim. Gerçekten..


Son olarak buraya havalı bir söz yazarak yazımın temasını allak bullak etsem de sonlara doğru temel temama doğru virajı almamın ve durumu biraz kurtamış olmamın sevincini taçlandırıyorum..


"Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur.."

Konfüçyüs



2 Ağustos 2011 Salı

Eğer insan bir şeyi arıyorsa, onu bulmuş ve ona kavuşmuş da değildir. Kavuşamadığı şeye erişmek için can atar. Eh! Bu da aşktır işte! Arayış bitince, aranan şey artık bir kez bulunduğu için, korku da aşk da biter.

"İhsan Oktay Anar, Efrasiyab'ın Hikayeleri"


İnsanların Dünya karşısındaki kayıtsızlığını da işte tam bu anda kendi zihninde yakaladı ve babasının sözlerine bir anlam vermeyi başardı: Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan efendi, Dünya’nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran’ın kendisi Peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.

2 Kasım 2010 Salı

İçimdeki Nostradamus der ki;

"In the end, the world will become so corrupt that we will have to digress back to our most basic form just to survive this world of hate"