17 Ağustos 2011 Çarşamba

Criticism, like rain, should be gentle enough to nourish a man's growth without destroying his roots

Bir insan zaman zaman kendiyle gerçekten hakkını vererek övünmeli. Buna yürekten inanmalı..Aynanın karşısına geçip, bak kızım senin bu böyle bir yönün var, ve işte ben ona gerçekten hasta oluyorum diyebilmeli..

Genel olarak yapamadığım, beceremediğim ve yapmam gereken şeylere kafayı takmış biriyimdir. Ama bu bildiğiniz gibi bir kafayı takma değildir. Hayatım boyunca kendi kendimi eleştirmişimdir ve hep geliştirmeye çalışmışımdır. Fakat bu kendini eleştirme olayını evde denemek isteyenlere bir uyarım var. Kendini yoğurma olayı iki türlü sonuç doğurabilmektedir: eğer benim daha toy olduğum dönemlerde yaptığım gibi bu işin ucunu kaçırırsanız ciddi bir öz güven sorunu yaşarsınız ve biraz olsun özendiğiniz özelliklere sahip biriyle karşılaşınca kendinizi derinden derinden sorgulamaya başlarsınız. Ben neden böyle değilim, böyle olmalıyım, ama değilim, ulan niye değilim....Bunların ardı arkası kesilmez. Olumlu senaryoysa şöyledir: yaş ilerledikçe, deneyimler arttıkça ve hayat denilen şey biraz daha az aklı beş karış havada kavranmaya başlanıldıkça bu kendini yoğurmaya çalışma durumunun meyvelerini almaya başlarsınız. Artık o kadar da kırılgan bir özgüveniniz yoktur. Belli bir yere gelmiş, belli bir kişilik yapısı oturtmuşsunuzdur. O yüzden esen her rüzgarda yerlere eğilmezsiniz. Ama eleştirel yapınız artık sizin bir parçanız olduğu için, eğer rüzgar yeterince kuvvetli esmişse siz de birkaç yaprağınızı dökersiniz. Demem o ki, gerçekten durup da ben napıyorum demeniz gereken bir hadiseyle karşılaştığınızda kendinizi kararlı ölçülerde tekrar yoğurursunuz..

İşte ben şimdi böyle bir noktaya geldiğime inanıyorum..Öz eleştirimi kararında yapıyorum, gerisine kafamı takmıyorum..

Aslında bu yazımın temel amacı kendimi tek bir yönümden ötürü pohpohlamaktı..Ama şimdi bu yazı farklı yönlere gitti ve kendimi yoğurabilme özelliğimi de vurgulamış oldum.Olsun ama..Senelerce kendime yaptığım hunharca eleştirilerden sonra birkaç kişinin okuyacağını bildiğim bir ortamda kendimi övmeyi kimse bana çok görmemeli değil mi?!

Bu sefer başarıp giriş paragrafındaki temel noktaya dönüyorum. Bugün oturdum ve düşündüm. En çok gurur duyduğum özelliğimin araştırma ve bilme isteğim olduğuna merak ettim. Bir gün çok sevdiğim dayım bana şunu öğretmişti: "Hayatta her zaman ama her zaman sorman gereken tek bir soru vardır: Neden?" İşte ben de o günden beri, sanki içimde ampüller patlamışcasına bunu zaten yaptığımı ama bundan sonra daha çok yapacağıma karar verdim. O gün bu gündür hayatta her en küçük şeyi bilmek isterim. Bu herhangi bir yerde gördüğüm osmanlıca bir kelime olabilir. Bu kulak misafiri olduğum bir konuşmanın öznesinin neden o konuşmanın öznesi olduğunu anlamak olur. Bu sokaktaki kaldırım yapımı çalışmasından sonra molozların neden yol kenarında bırakıldığını anlamaya çalışmak olur.Bu Türk gruplarının genel olarak neden indie müzik icra edemediğini anlamaya çalışmak olabilir. Bu annemin neden her arkadaşımın ne iş yaptığını merak ettiğini anlamaya çalışmak olur..Bu olur da olur..Size her şeyi listeleyerek megalomanlığımın sınırlarını zorlamayacağım..Ama açıkcası gerekli gereksiz her şeyi merak ediyorum. Gerekli ya da gereksiz her şeyi araştırıyorum. İnsanların hepsini bir vaka gibi görüp, onların detayları hakkında dakikalarca düşünüyorum. Sanki kafamda hep bir puzzle var ve ben onu çözmeye çalışıyorum. Hatta abartmıyorum hayatımı google'dan önce ve google'dan sonra diye ikiye ayırabilirim. Gerçekten..


Son olarak buraya havalı bir söz yazarak yazımın temasını allak bullak etsem de sonlara doğru temel temama doğru virajı almamın ve durumu biraz kurtamış olmamın sevincini taçlandırıyorum..


"Ben sana bir elma versem, sen bana bir elma versen
Bende bir elma, sende bir elma olur
Ben sana bir bilgi versem, sen bana bir bilgi versen,
Bende iki bilgi, sende iki bilgi olur.."

Konfüçyüs



2 Ağustos 2011 Salı

Eğer insan bir şeyi arıyorsa, onu bulmuş ve ona kavuşmuş da değildir. Kavuşamadığı şeye erişmek için can atar. Eh! Bu da aşktır işte! Arayış bitince, aranan şey artık bir kez bulunduğu için, korku da aşk da biter.

"İhsan Oktay Anar, Efrasiyab'ın Hikayeleri"


İnsanların Dünya karşısındaki kayıtsızlığını da işte tam bu anda kendi zihninde yakaladı ve babasının sözlerine bir anlam vermeyi başardı: Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazan o kerteye varıyordu ki, kendilerine altın ve gümüşten, zevk ve safadan, lezzet ve şehvetten bir âlem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan efendi, Dünya’nın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran’ın kendisi Peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardında giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şahadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya’nın şahidi olmaktı.

2 Kasım 2010 Salı

İçimdeki Nostradamus der ki;

"In the end, the world will become so corrupt that we will have to digress back to our most basic form just to survive this world of hate"

30 Ekim 2010 Cumartesi

Caribou-röportaj

Çok sevdiğim Caribou'yla yapılmış çok hoş bir röportajı paylaşıyorum. Dan Snaith'in bugüne bugün PHD sahibi bir matematikçi olması ve ailesinde de bir sürü matematikçi olması gibi çok enteresan bir şey öğrendim bu röportajdan. Matematik zekası ve elektronik müzik prodüksiyon yeteneği arasında pozitif bir korelasyon olabilir mi acaba? Plak şirketleri müzisyenlere Ales'vari bir sınava girmeyi şart koşup bir de albüm çıkarmak için taban puan belirlese baya komik olabilirdi sanırım..
Röportajın aşağıya koyduğum kısmı çok hoşuma gittiği için burdan ayan beyan paylaşıyorum.Geri kalanını kopyalamak anlamsız, lütfen üşenmeyiniz,tıklayınız ve okuyunuz:)

"Could you pinpoint one particular artist or song that inspired you to do Swim?

It wasn’t really a piece of music; and that was the whole thing with Swim, I didn’t want to hear a sound and try to copy it or whatever. I would rather be inspired by the ideas behind a piece of music or in this case, the biggest influences like Golden Feet and Theo Parrish (when he was playing Plastic People in London); just when I was was starting to make music it was kinda of the breadth of music that he played and the way he was playing music that was danceable.

It was extremely weird and eccentric and still making people dance because it was rhythmically dance music. Otherwise it was really abstract music and that inspired me to think about how much freedom actually making dance music gives, though people think of it as being this really restrictive genre. And that impressed me as being a way of liberating myself into the way of doing stranger things in the guise of making dance music."

Beşiktaş'ın Allen Iverson transferi


Hep müzik,sinema, ve dramatik insan ilişkilerinden konuşacak değilim ya burda.. Hayatımın hep içinde olmasına rağmen neden şu blogda bir kere olsun sporla ilgili bir şey yazmamışım anlamış değilim:) Ama geç olsun, güç olmasın diyerek blogumdaki basketbol açılımını yapıyorum:D

Neredeyse hiç tv izlemeyen bir insan olmama rağmen, dün akşam,taksimdeki mekanlar sağolsun şu ha oldu ha olacak denilen Allen Iverson transferinin gerçekleştiğini sıcağı sıcağına duydum. Beşiktaş'ı tebrik ederim. Tabi basketbol ligimizi de. Bunun baya konuşulacağı, belli bir süre için bizim için çok iyi bir reklam olacağı kesin.Ama ya sonrası?

Nedense ben bu şaşalı transferin uzun vadeli etkilerinden pek emin değilim. Bilhassa Beşiktaş'ın tribünlerinin hiç dolmadığı kadar dolacağı, aynı şekilde genç basketçilerin de Beşiktaş altyapı takımlarına ilgisini arttıracağı kesin.Ama ya işin teknik tarafı? Birincisi, Kaan Kural'ın da açıkladığı gibi Iverson'un stili tam bir NBA stili olduğu için Beşiktaşa uyum sağlaması zor gibi görünüyor.Beşiktaşın Iverson'a uyum sağlaması zaten konuşulmayacak bir olasılık. İkincisi, NBA sadece o bilindik, katı kuralları olan NBA disiplini yüzünden Iverson'u gözden çıkarmış değil.Adam gerçekten özel hayatında sıkıntılar yaşıyor. Üstüne üstlük dünyanın hiç bir liginde kolaylıkla tolere edilemeyecek bir alkolizm durumu var ( şu an ne durumda bilmiyorum tabi). Yani, Iverson yıpranmış bir oyuncu şu anda.

Bakalım bu sezon neler olucak. Belki de bu senaryoların hepsi boşunadır. Belki de sadece reklam yapmakla kalmayıp, Iverson atağıyla Beşiktaş takıma ve lige yeni soluk getirir. Hep beraber görücez..


Not:ekşisözlükteki Allen Iverson için türkçe isim önerileri başlığına bakmanızı öneririm. "Aylin'e veryansın favorim oldu:)"

24 Ekim 2010 Pazar

Whatever happened to my rock'n'roll?


Punkerları severim(buralarda çok çakma olsa da). Clubberları da severim. Hatta hiphopcıları da severim. Metalcileri de tabi severim, heralde müziklerine bu kadar sadık başka bi grup da yoktur.Ama şu hipsterlere acayip uyuzum. Hipsterlik bence punkcı,metalci ve clubber tiplerinin arasında en çok tutanı şimdiye kadar. Bu bahsettiğim üç müzik insanı tiplemesi hep azınlıkta oldu buralarda(İstanbulda). Ama bu hipsterlik virüs gibi yayılıyor. Bence özünde oldukça yavşak bir tipleme olduğu için bu kadar tuttu. Çünkü hipster aslında ne modaysa,ya da onların deyimiyle ne trendsettersa onu takip eden formsuz bir şey. Moda, müzik, fotoğraf vs'de her şeyin hep alternatifini seçtiğini sansa da aslında o da şu çok küçük gördüğümüz Bağdat caddesi gençliğinden farklı değil benim gözümde. Her ikisinden de entellektüelite beklemiyorum. Hipsterin daha iyi müzikler dinlemesi,daha alternatif mekanlara gitmesi, 2.el makinasıyla fotoğraflar çekmesi onu alternatif ya da daha üstün yapmıyor...Siz de benim gibi bu saçma sapan güruhun mensubu insanlardan sıkıldıysanız bu şarkı size gelsin.Black Rebel Motorcycle Club son zamanlarda çok çaptan düşmüştü. Ama gönlümüzde yeri ayrı. Böyle bir şarkı sözü yazan grup asla unutulmamalı zaten!


I fell in love with the sweet sensation
I gave my heart to a simple chord
I gave my soul to a new religion
Whatever happened to you?
Whatever happened to our rock'n'roll?
Whatever happened to my rock'n'roll?